Kültür Tarihi, Manşet

Anne ve Yavrusunun Mezar Taşına Yansıyan Hüzünlü Hikâyesi

mezar taşı

Mezar taşı hakkındaki en erken kayıtlardan biri, 8 Temmuz 1947 tarihli Ulus gazetesinde görülür. Niyazi Ahmet imzalı yazıda, taşın fotoğrafı yayımlanmış; bu hazin şahide, tarihî bir âbide olarak tanıtılıp korunması gerektiği vurgulanmıştır.

Bugün birer sanat eseri sayılan Osmanlı mezar taşları, vefat edenin kimliğini bildiren levhaların ötesinde; şehir hafızasının müstesna belgeleri, aile tarihinin küçük defterleri ve sanat zevkinin mermere işlenmiş zarif nakışlarıdır. İstanbul’un kabristanlıklarında, türbe çevrelerinde ve yol kenarlarında asırlarca duran bu şahidelerin bir kısmı zamanla kırılmış, kaybolmuş yahut yerinden sökülmüştür. Fakat bazı taşlar, sıradan bir kabir nişanesini aşar; hüznüyle kalbe dokunur, bir ömrün acısını asırlara taşır. Humbarahâne muvakkiti Hâfız Osman Efendi’nin zevcesi Şerife Hanife Hanım ile dünyaya gözlerini açamadan vefat eden oğlu Seyyid Mustafa Hikmet Molla’nın müşterek şahidesi de bu müstesna örneklerden biridir.

Bu hazin hikâye, 1832’de yaşanan büyük bir acıyla başlar. Şerife Hanife Hanım, doğum sırasında bebeğiyle birlikte vefat eder; geride, hanımını ve kucağına alamadığı evladını aynı anda kaybeden Hâfız Osman Efendi’nin sessiz kederi kalır. Osman Efendi, bu büyük acıyı, anne ile yavrusunu tek mermerde buluşturan sülüs hatlı müstesna bir şahideye dönüştürür. Taşın üst kısmı, eşine ayrılmış; alt kısmına ise anne bağrında uyuyan yavruyu hatırlatacak biçimde küçük sarıklı bir bebek şahidesi işlenmiştir.

Önceki MakaleSonraki Makale

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Merhaba! Size tarih hakkında nasıl yardımcı olabilirim?