Orta Asya bozkırlarından Anadolu topraklarına uzanan bin yıllık kültür mirası çini, Selçuklu’nun ihtişamlı kubbelerinden, Osmanlı’nın kudretli saraylarına kadar pek çok yerde müstesna bir süsleme sanatı olmuştu…
Çini, toprağın suyla yoğrulup ateşle kemâle erdiği zarif süsleme sanatıdır. En sade ifadeyle çini; şekillendirilen seramik hamurun pişirilmesi, desenlenmesi, sırlanması ve yeniden fırınlanmasıyla elde edilen renkli seramik üründür. Çoğunlukla mimaride kaplama ve bezeme amacıyla kullanılır. Bununla birlikte tabak, vazo ve kâse gibi günlük eşyalarda da yaygın olarak kullanılır. Çini, pişirilmiş toprak olmanın ötesinde, sabırla, disiplinle, tecrübeyle ve incelikle meydana gelir ve bulunduğu mekâna huzur verir, medeniyetin estetik yüzünü görünür kılar.
İnsanlık, pişmiş toprağı, erken çağlarda tanımış, sırlı tuğla üretimini ve yüzeyine renkli süslemeler yapmayı erken dönemlerde keşfetmiştir. Çini sanatının en eski izleri, Antik Mısır ve Mezopotamya medeniyetlerine kadar uzanır. İlk örnekler, Mısır piramitlerinde kullanılan firuze renkli sırlı tuğlalarda görülür. Mezopotamya’da Asur ve Babil yapılarında, sırlı kabartma levhaların kullanıldığı bilinmektedir. Çiniyi sanat mertebesine taşıyan gelişim ise Orta Asya’dan İran’a, oradan Anadolu’ya uzanan kültür hattında Türklerin katkısıyla şekillenmiştir.
Orta Asya’dan Anadolu’ya Uzanan Yolculuk
Türklerin çiniyle tanışması, Uygurlar dönemindedir. Yerleşik hayata geçen ilk Türk kavmi olan Uygurlar, 8. ve 9. yüzyıllarda mimariye kalıcı eserler kazandırmış, sırlı tuğla ve karoları (levha), yapı yüzeylerinde kullanmıştır. Turfan, Karahoça ve İdikut çevresinde ortaya çıkarılan kalıntılarda görülen mavi-yeşil sırlı karolar, Türk mimarisinde çininin ilk izleri kabul edilir. Bu karoların renk dünyası, ilerleyen dönemlerde turkuazın “Türk rengi” diye anılmasına uzanan uzun hikâyenin ilk halkasını teşkil eder.
Uygurlardan sonra Türklerin İslâmiyet’le müşerref olması, çini sanatında hem teknik hem de anlam bakımından yeni bir dönemi başlatır. Çünkü İslâm estetiği, soyut kompozisyonların ve bitkisel bezemenin önünü açmıştır. Geometrik düzen ve stilize çiçekler… Çini de âdeta kendine en uygun yüzeyi bulmuştur.
İslâm dünyasında çini ve mimarî seramik üretimi, Abbasîler döneminde büyük gelişme gösterir. 9. yüzyılda kurulan Samarra şehri, Abbasîlerin yeni başkenti olmasının yanında çini üretiminin yapıldığı önemli merkezlerden biridir. Burada geliştirilen lüster (perdahlı) tekniği, sır yüzeyine metalik parıltı kazandırır, çini yüzeyini âdeta ışıkla işlenmiş görünüme kavuşturur.
Bu birikim, Karahanlılar, Gazneliler ve Harzemşahlar gibi Türk-İslâm devletleri aracılığıyla devam eder. Büyük Selçuklular döneminde çini, mimarinin ana unsurlarından biri hâline gelir. İran coğrafyasındaki Kaşan şehri, Selçukluların önemli çini üretim merkezlerinden birisi olur. Burada üretilen seramikler “kâşi” adıyla anılır. Kâşi kelimesi, zamanla mimarî seramik için kullanılan yaygın bir ad hâline gelir. Yani o zamanlar çiniye, kaşi seramik denilmekteydi. Çini diye isimlendirilmesi, Osmanlı devrinde olacaktır.
Bu dönemde çininin teknik çeşitliliği de artar. Sır altı, sır üstü, lüster ve minaî gibi teknikler farklı renk ve desen imkânları sunar. Asıl büyük gelişme ise Anadolu’da yaşanır. Çini sanatının altın çağı, Anadolu topraklarında Selçuklular ile başlar ve Osmanlı ile devam eder.




