Bir zamanlar padişah sofralarının, zengin ailelerinin lezzetiydi Osmanlı çileği. Sadece bizde değil, Avrupa’daki kralların sofralarını da süslerdi. Ancak gün geldi, yok olmaya yüz tuttu…
Hem kokusu hem de tadıyla ilkbaharın habercisi çilek, yediden yetmişe her yaştan insanın severek tükettiği lezzetli bir meyve. Üstelik vitamin ve mineral bakımından oldukça zengin. Ülkemizde çokça yetiştirilen ve yaz aylarının vazgeçilmezi olan çileğin bizdeki tarihi, 18. yüzyıla dayanıyor. Osmanlı topraklarında çileğin ilk ne zaman görüldüğü tam olarak bilinmese de araştırmalar, Sultan İkinci Abdülhamid devrinde çilek üretiminin yapıldığını söylüyor. 1900’lü yılların başında Fransa’dan payitaht İstanbul’a getirilen çilek fideleri, Beşiktaş-Arnavutköy sırtlarına dikilerek üretimine başlandı. Bir süre sonra Arnavutköy’deki bağların büyük bir kısmı, çilek tarlalarına dönüştürüldü. Çilek üretimi Arnavutköy’le sınırlı kalmadı. İstanbul’un Yeniköy, Tarabya, İstinye sırtlarında, Kadıköy tarafında ve Pendik civarında yetiştirilmeye başladı.
O dönemde “Arnavutköy çileği” diye bilinen şimdinin “Osmanlı çileği”, Fransa’da “Fragaria vesca (Dağ çileği)” ismiyle meşhurdu. 1300’lü yıllardan beri Avrupa’da biliniyor, sarayların, köşklerin, evlerin bahçelerine dikilerek hasadı yapılıyordu. Avrupa’da yaygın olarak bilinen ve kralların sofralarını süsleyen çileğin Osmanlı’ya bu kadar geç gelmesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir husus. Gerçekten Osmanlı, çilekle 18. yüzyılın sonralarına doğru mu tanışmıştı, yoksa daha önce biliniyor muydu? Bu, araştırmaya muhtaç bir mesele. Şimdi asıl mevzumuza geri dönelim.
Yazının tamamını Yedikıta Dergisi 190. sayısı (Haziran 2024) okuyabilirsiniz.
Osmanoğulları’nın ilk büyük payitahtı, Osmanlı’nın dibacesi ve beylikten devlete geçişin müjdeleyicisi Bursa; yeşili ve suyuyla…
Şeyh Üftâde (1490-1580) Hazretleri, daha doğumunda görülen müjdeli bir rüyanın işaret ettiği üzere, zühdü, takvâsı…
Bugün İslâm medeniyetinden söz edebiliyorsak, bunu Medine-i Münevvere’ye borçluyuz diyebiliriz. Zira İslâmî kültürün tekâmül etmeye…
Yazmak, bilgiyi kalıcı hâle getirmek ve nesiller boyunca paylaşmanın en sağlam yoludur. Müstensihlerden şapograf makinelerine…
Mustafa Râkım Efendi, Osmanlı hattatlığında celî sülüs ve tuğrada çığır açan müstesna bir üstattır.
Kalemi güçlü olduğu kadar, bedenen de kuvvetli olan Ahmed Midhat Efendi, devrin gazetecilerinden Lastik Said…