Birdenbire peyda olan ve bizde yanlış algılanan medeniyetin(!) beraberinde getirdiği tarihî yapıları temizlemek için planlanmış geniş yollar, uçsuz bucaksız caddeler ve anlamsız meydanlar ne yazık ki pek çok tarihî eserimize mezar oldu. Bunlardan bazıları nispeten şanslıydı. Zira göç ettirilerek, yerlerinden yurtlarından edilerek hayatta kalmayı başarmışlardı. Göç mağduru bu eserlerden birkaçını sizler için sayfalarımızda misafir ettik…

Türkler, uzunca bir süre göçebe olarak hayatlarını sürdürmüş bir toplum. Göçer olarak geldikleri Anadolu’da büyük oranda yerleşik hayatı tercih etseler dahi Anadolu’dan Avrupa içlerine, Balkanlara doğru göçleri uzunca bir süre devam etti. Hatta son yüzyılda bu kez tersine, batıdan doğuya göç başladı. Bu göçebe ruh, eserlere de sirayet etti. Kimi zaman bir cami, kimi zaman bir ev, sebil yahut çeşme, yerinden sökülerek istenilen başka bir noktaya taşındı; tabiri caizse zorunlu göçe tabi tutuldu. Eskinin taş yapıları bu göçe elverişliydi. Zira taşlar numaralandırılarak sökülüyor, yeni yerinde numaralara göre yeniden dizilerek inşa ediliyordu. Başta İstanbul olmak üzere Osmanlı coğrafyasında pek çok kıymetli eser, bu göçe tabi tutuldu…

Dolmabahçe Camii’nin Muvakkithanesi

Asıl adı Bezmiâlem Valide Sultan Camii’dir. Yanı başındaki Dolmabahçe Sarayı ile birlikte düşünülerek Dolmabahçe Camii olarak bilindi, anıldı ve literatüre de böyle geçti. Osmanlı’nın hayırsever valide sultanlarından, Sultan Abdülmecid’in validesi, Bezmiâlem Valide Sultan tarafından yapımı emredildi, ancak valide sultanın 1853 yılında vefatı üzerine oğlu tarafından tamamlandı. İnşaatı 2 yıldan biraz fazla sürdü ve 1855’te bir cuma günü ibadete açıldı.

Eskiden, pek çok selatin camisinde olduğu gibi Dolmabahçe Camii’nin de bir avlusu ve bu avlunun etrafını saran duvarlar vardı. Hatta caminin kara tarafında bu duvarlara bitişik muvakkithane ile sebil bulunuyordu. 1948 yılında şehrin kalbine saplanan bir hançer olarak da kabul edebileceğimiz İnönü Stadyumu’nun inşaatı ve yol genişletme çalışmaları sırasında avlu duvarları ve bütün itirazlara rağmen, yaklaşık bir asırlık sebil yıkıldı, yola katıldı. Muvakkithane ise yol kenarından alınıp, deniz tarafına taşındı.

Yazının devamını Yedikıta Dergisi 118. sayısından (Haziran 2018) okuyabilirsiniz.

Ahmet Apaydın

View Comments

  • Bir şehir imar edilirken bir nesil ihmal edilirse, o ihmal edilen nesil gün gelir o imar edilen şehri yıkar....
    Ecdadımız hem imar etmiş hem de nesiller yetiştirmiştir lakin o güzelim eserlerin kıymetini bilmeyenler ne imar etmiştir ne de nesil yetiştirmiştir...

Recent Posts

İslâm’ın İlk Sancaktarı Büreyde bin Husayb el-Eslemî (R.A.)

Büreyde bin Husayb el-Eslemî (r.a.) Hazretleri, Horasan bölgesinde en son vefat eden sahabî olup, İslâm…

5 gün ago

Kapısından Penceresine Türk Evinin Mahremiyet Unsurları

Osmanlı medeniyeti, gücünü; ölçüden, edep ve zarafetten aldı. Şehrin imarından hane kapısına kadar uzanan bu…

5 gün ago

Çanakkale Cephesi’nde Ramazan-ı Şerif

Siperler topraktı, gökyüzü ateşle doluydu. Ramazan-ı Şerif’in manevî serinliği, Çanakkale siperlerinin her yanında hissediliyordu.

5 gün ago

Zigetvar Önünde Bir Sultan

Yaşlı ve hasta olmasına rağmen Zigetvar Kuşatması’na bizzat katılan Sultan Süleyman, sefer sırasında irtihal etti.…

5 gün ago

Barselona’da İslâm Hâkimiyeti

Dünyanın en çok ziyaret edilen şehirlerinden Barselona, bir zamanlar “Berşelûne” adıyla Endülüs’ün kuzeyindeki önemli İslâm…

5 gün ago

Emir Musa Medresesi’nin Hikâyesi

Anadolu coğrafyası, hâlâ ecdadın binlerce eseriyle süslü. Bu medeniyet unsurları maalesef, güya yine “medeniyet” adına…

5 gün ago