Sultanların Mihraptaki Vekilleri İmâm-ı Sultânîler

Malumunuzdur ki Osmanlı padişahları, her şeyden evvel din-i mübin-i İslâm’ı layıkıyla yaşamaya gayret etmişler; her daim İslâm’ın hizmetkârı olduklarını fikren ve fiilen göstermişlerdir. Hayatlarını Ehl-i Sünnet üzere yaşayan sultanlar, maneviyatlarına son derece dikkat etmişler; namaz vecibelerini cemaatle eda etmeye özen göstermişlerdir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.), namazı cemaatle kılmayı teşvikleri sebebiyle de namazlarını, hususî imamlarının arkasında cemaatle eda etmişlerdir. İmâm-ı Sultânî veya İmâm-ı Hakânî diye tabir edilen padişah imamlarına dair detaylar, dosyamızda sizleri bekliyor…

Osmanlı saray teşkilatı içerisinde, padişah ve devlet erkânının iştirak ettiği merasimlerde vazife yapan çeşitli memurlar bulunurdu. Bu görevlilerin başında, imâm-ı sultânîler gelirdi. Asıl vazifeleri, sarayda padişaha ve Enderun halkına namaz kıldırmaktı. Bunun yanında Cuma ve bayram namazlarında, padişahın teşrif ettiği camilerde padişaha vekâleten namaz kıldırırlardı. Ramazân-ı Şerîf’te teravih namazında, sultan ve saray erkânına imamlık yapmak, yine onların mesuliyetindeydi. İmamlık görevlerinin yanında, kandil ve bayram gibi önemli gün ve gecelerde, Kur’ân-ı Kerîm tilâvet etmek, hutbe irat etmek ve dua yapmak da onların vazifeleri arasındaydı. Hatta ve hatta gerektiğinde, padişah ve şehzadelerin techiz ve tekfin işlerini yaparlar; cenaze namazlarını kıldırırlardı.

Kaynaklarda padişah imamları hakkında, rütbesine göre de değişmek üzere “imâm-ı sultânî, imâm-ı hakânî, hünkâr imamı, imâm-ı hâssa, imâm-ı sultânî-i evvel, imâm-ı sultânî-i sânî, imâm-ı evvel, imâm-ı sânî, imâm-ı sâlis, büyük imam, küçük imam, başimam” gibi tabirler kullanılmıştır. 19. yüzyıl arşiv kayıtlarında, daha çok imâm-ı evvel-i hazret-i şehriyârî ve imâm-ı sânî-i hazret-i şehriyârî ve müezzin-i şehriyârî tabirlerinin kullanıldığı görülmektedir.

Genellikle medreseden yetişen imâm-ı sultânîler, ilmiye sınıfına mensupturlar. Hiyerarşi olarak şeyhülislâma bağlı olmakla birlikte, tayin ve azilleri, doğrudan padişahın tasarrufunda idi. Padişahlar, seslerini dinleyip beğendikleri imam ve hatiplerden birisini, bu makama getirebilirlerdi.

İmamların haricinde bir de müezzin-i şehriyârî veya müezzin-i hâssa denilen, padişah müezzinleri vardı. Onların tayini Bâbüssaâde Ağası tarafından yapılırdı. İçlerinden sesi, kabiliyeti, bilgisi ve tecrübesi en iyi olan, başmüezzinliğe getirilirdi. Padişah imamları ile birlikte, sultana refakat ederlerdi.

İmâm-ı sultânîler her ne kadar padişahların isteği doğrultusunda bu makama getirilse de bazen imtihana da tabi tutulmuşlardır. 19. yüzyıla ait bir vesikada, imâm-ı sultânîlik makamına gelmek için 54 hâfız, Meşihat’e (Şeyhülislâmlık) çağrılarak imtihan edilmiş, kalan 12 kişi için tekrar sınav yapılmış, en son kalan 7 kişinin isimleri, puan çizelgeleriyle padişaha arz edilmiştir. İmtihana giren imâm-ı sultânî adayları, “sada, eda, tilâvet, mesâil ve şemail (ses, makam, okuyuş, ilmî meseleler ve fizikî özellik)” yönlerinden değerlendirilmiştir. Özellikle ses, eda ve tilâvet kriterlerinin, sıralamanın başında yer alması, imâm-ı sultânîlik için güzel Kur’ân-ı Kerîm’imizi iyi okumanın son derece önemli olduğunu göstermektedir.

İmâm-ı sultânîlik görevinde bulunanların nasıl bir eğitimden geçerek bu makama geldiklerini bilmek için, imamlık müessesesine bakmak gerekir. Osmanlı Devleti, ihtiyaç duyduğu kadroları, uzun süre medreseler vasıtasıyla karşılamıştır. Medreseler, aynı zamanda müftülük, imamlık, vaizlik ve müezzinlik gibi dinî hizmetleri ifa edecek kişilerin de yetiştiği müesseselerdi.

Medrese Eğitiminden Geçerlerdi

İmamlar, sıbyan mekteplerinden başlayarak medreseden icazet alıncaya kadar, eğitimin bütün basamaklarını aşarak uzun bir yoldan geçerlerdi. Kademeli eğitimi tamamladıktan sonra, imamlık yapabilecek seviyeye erişirlerdi. Hâfızlık eğitimi de dâhil sıkı bir müfredat takip eden imamlar, sarf, nahiv, mantık, ilm-i kelam, hikmet, fıkıh, usûl-i fıkıh, meânî, hadis, tefsir, ahlâk, hikmet, fenn-i münâzara gibi dersleri okurlardı. Bu usul, 16. yüzyılda nasıl uygulanıyorsa, 20. yüzyıla kadar çok değişmeden öyle devam etmiştir.

Âlim, kurrâ, mutasavvıf, şair, hattat gibi birçok kişi, imâm-ı sultânîlik makamında görev yapmıştır. İmâm-ı sultânîler, başlarda bir kişi iken ihtiyaçlar doğrultusunda, zamanla ikiye ve üçe çıkarılmıştır…

Kapak yazısının tamamını Yedikıta Dergisi 184. sayısından (Aralık 2023) okuyabilirsiniz.

Kayıhan Çağlar

Recent Posts

İslâm Medeniyetinin Gençlik Aşısı Fütüvvet

Asırlar boyunca İslâm medeniyetinin manevî omurgasını oluşturan fütüvvet ve onun Anadolu’daki tezahürü olan Ahilik, gençliği…

1 hafta ago

“Gör Şimdi Top Atışı Nasıl Olurmuş!”

Küçük bir gemi reisliğinden kaptan-ı deryalığa kadar yükselen Barbaros Hayreddin Paşa, Akdeniz’in her köşesinde yankılanan…

1 hafta ago

Divanyolu

Tarihin engin hatıralarını barındırır Divanyolu. Yerebatan Sarnıcı’ndan yola çıksanız, yol boyu sağlı sollu pek çok…

1 hafta ago

Kânî Efendi’nin İstanbul Sevdası

Kânî Efendi’nin gönlündeki İstanbul’a gitme sevdası karşısında herkes, aklıyla konuşmuştu ama o, gönlüyle yürümüştü…

1 hafta ago

Selçuklu Çağında Tefsir İlmi ve Selçuklu Müfessirleri

Selçuklu dönemi, tefsir ilminin müstakil bir disiplin olarak şekillendiği, farklı coğrafyalarda ihtiyaçlara cevap veren zengin…

1 hafta ago

Çatalca’nın Tarihî Surları

İstanbul’un ihtişamlı tarihinin gölgesinde kalan Çatalca Surları, şehrin dış savunma hattının bir parçası olarak beşinci…

1 hafta ago