“Osmanlı sultanlarının hazineleri milletin eline geçmiştir. Bunları gayrimeşru sermaye halinde korumaktansa satarak bedelleriyle şose, demiryolu ve limanlar yapmak daha uygundur.” anlayışıyla satılığa çıkarılan Topkapı Sarayı hazinelerine fiyat biçmek için Avrupa’dan sarraf ruhlu eksperler davet edilmişti…
Çil çil altınlar, göz kamaştıran mücevherler, güzelliğe güzellik katan rengârenk kolye ve bilezikler; her biri ayrı bir sanatkârın el emeği, göz nuru çeşit çeşit aksesuarlar… Hazine deyince insanların aklına evvelemirde bunlar gelir. Muayyen bir zenginliğe ulaşmış her insanın sahip olabileceği harcıâlem hazineler bunlar. Bir de Osmanlı sarayının hazineleri var. Bir hanedanın, cihanşümul bir milletin, yüce bir devletin altı asırlık devasa birikimi. En kıymetlileri olan mukaddes emanetlerden tutun da fatihlerin kılıcına, ince ruhlu sultanların sanatkâr ruhlarına aracı olan kamış kalemlerden, İran şahına hediye giderken yarı yoldan dönen muhteşem hançere kadar dünyanın en kıymetli ve gözde hazinesi. Dine, devlete, vatana, millete, coğrafyaya hâsılı bir ruh iklimine alem olmuş emanetler. Geçmiş ve gelecek nesillerin ortak mirası olan bu hazineler satılır mı peki? Olur, mu, diyeceksiniz ama zaman zaman saraylardan muhtelif eşyaların satıldığına dair kayıtlar mevcut. Tarihimizde saray hazinelerini satmak konusunda teşebbüsler olmuş, hatta birkaç defa bazı saray malzemelerinin satışı gerçekleşmiştir. Tabi ki ekonomik krizler esnasında…
Devlet Ekonomik Krize Düşmeye Görsün
Osmanlı’da ekonomik krizde başvurulan klasik usûl, altın ve gümüş kap kacak kullanımının yasak edilmesiydi. Böyle zamanlarda devlet bütçe açığını kapatmak için halkta ve sarayda bulunan altın ve gümüş parçaları toplatır, darphaneye sevk eder ve bunlar eritilip para haline getirilirdi. Bunlardan yakın tarihli birisi Sultan Abdülaziz devrinde tasarruf tedbirleri alan Sadrazam Keçecizade Fuat Paşa’nın telkinleriyle olmuştur. Bir diğeri ise 93 Harbi’nden sonra kâimelerin değerinin düşmesiyle fırınların ekmek çıkaramayacak bir hale geldiği kriz esnasında, Sultan İkinci Abdülhamid’in Yıldız Sarayı’ndaki kap kacağı ve bakanların ellerindeki altın ve gümüşleri sattırmaları suretiyle gerçekleşmiştir. Fakat bu sırada satılanlar, tarihe mal olmuş, millî ve manevî kıymeti olan hazineler değildir. Onlarca asırlık hazinenin “tasfiyesi” fikri ise akıllara bile gelmemiştir.
Yazının devamını Yedikıta Dergisi Temmuz (71. Sayı 2014) sayısından okuyabilirsiniz.
Sahabe izleriyle bereket bulan Bitlis, sinesinde kadim medeniyetlerin izlerini taşıyor. Tarihin tabiatla bütünleştiği kadim şehir,…
Üç Osmanlı şehri, üç ecdat yadigârı cami… Bulgaristan topraklarında gördüklerimiz ve burada yazdıklarımız, bu yolculuğun…
Nizâmiye Medreseleri, bir eğitim kurumundan çok daha fazlasıydı. Sistemli yapısı, vakıf destekli malî gücü, dinî-siyasî…
Cihan devletinin padişahları ve hanedan mensupları arasında kaleme alınan mektuplar, asırlar öncesinden günümüze ulaşarak bizlere…
Estergon seferi dönüşü Edirne’de çadırında konaklayan Kanuni Sultan Süleyman Han, yüreğini yakan bir haberle sarsılmıştı.…
Anadolu’nun taçkapıları, medeniyetimizin taşa işlenmiş şaheserleridir. Her birinde incelik ve zarafetin yanında, mahir ustaların sabrı…
View Comments
Uzman geldiği doğru ama satmak için değil. Lütfen tarihi çarpıtmayın.