Nakış nakış dokunan şehir, yavaş yavaş yok oluyor… O, gözümüzün önünde kaybolan şehir, nasıl bir şehirdi? Şimdi hayalini kurduğumuz ve özlemini duyduğumuz İstanbul’u, vakti zamanında hayal edip kurmuşlardı. Üstünde nice âlimlerin yürüdüğü yollar, muzaffer orduların geçtiği kapılar, huzurun paylaşıldığı konaklar nerede? Kuleler kubbelere galip mi geldi; yoksa çelik ve beton, güzelliği gölgeledi mi?..

Şehre sahip çıkan banilerle, dedesinin hazinesini yiyen mirasyedilerin ev sahibi İstanbul… Bu şehri imar edenler de olmuş, imha edenler de… İmar ettiğini söyleyip zamanın ve mekânın ruhunu yok edenler de… Bu mücadelenin mazisi çok eskilere uzanır. Çünkü İstanbul, paylaşılamayan bir cevheristandır. Gelin beraber, savaş meydanından rant kavgalarına sahne olmuş İstanbul’un imar tarihinde kısa bir yolculuğa çıkalım…

Viran Şehirden Cihan Şehrine

Bizans’ın Konstantinopolis’ini, Osmanlı İstanbul’u yapan şehrin fatihi Sultan İkinci Mehmed, yıllardır hayalini kurduğu övülmüş beldeyi o kadar harap bulur ki dudaklarından şu beyit dökülüverir:

“Perdedâri mîküned der kasr-ı Kayser ankebût / Bûm nevbet mîzened ber kubbe-i Efrâsiyâb” (Kayser’in kasrında örümcek perdedarlık ediyor, Efrasiyab’ın kubbesinde de baykuş nevbet çalıyor.)

Devrin tarihçilerinin de desteklediği, şehrin bu hâl-i pürmelâlinin sebebi, 1204’te haçlıların İstanbul’u işgali idi. Haçlılar burada, 1261’e kadar Latin İmparatorluğu adıyla 57yıl sürecek bir hâkimiyet kurdular. Bu süre zarfındaki yağma ve tahribat yüzünden şehir çok zarar gördü. Fetih öncesinde büyük ve köhne bir köyü andıran İstanbul, Osmanlılar ile tarihinin altın çağlarına doğru bir yolculuğa çıktı. Fatih Sultan Mehmed, fethettiği şehri bir taraftan imar ederken diğer taraftan iskân faaliyetlerini başlatmış; İstanbul’un ilim, irfan ve sanat merkezi olmasına gayret göstermişti. Çünkü sultan, şunu çok iyi biliyordu: Bir yeri sadece süslü yapılar, ihtişamlı binalarla güzelleştiremezsiniz. Şehre ruh katan, aynı zamanda medeniyeti inşa eden, o şehirde yaşayanlardır.

Sağlam temeller üzerine oturtulan Osmanlı İstanbul’unu daha da güzelleştirmek için âdeta hayır yarışına girildi. Saltanatları boyunca başta padişahlar olmak üzere valide sultanlar, paşalar ve vakıf kurumları eliyle dünyanın kendine hayran olduğu bir şehir inşa edildi. Ve bu hâl, Devlet-i Aliyye’nin son devrine kadar devam etti.

Ameliyat Masasındaki İstanbul

Osmanlı payitahtı İstanbul için sonun başlangıcı Tanzimat Devri’dir. Modernleşme hareketlerinin hız kazandığı bu dönemde, şehirleşme alanında da radikal gelişmeler yaşanır. 1855’te Avrupa belediyeleri tarzında kurulan “şehremaneti” ile İstanbul için Batılı belediyecilik anlayışı boy gösterirken zamanla geleneğin, eskinin esamisi bile okunmaz olur.

Yazının tamamını Yedikıta Dergisi 134. sayısından (Ekim 2019) okuyabilirsiniz.

Tunahan Kanıcı

Recent Posts

Ashab-ı Kiram ile Bereketlenmiş Diyar Bitlis

Sahabe izleriyle bereket bulan Bitlis, sinesinde kadim medeniyetlerin izlerini taşıyor. Tarihin tabiatla bütünleştiği kadim şehir,…

3 hafta ago

Bulgaristan’da Bir Miras Rotası

Üç Osmanlı şehri, üç ecdat yadigârı cami… Bulgaristan topraklarında gördüklerimiz ve burada yazdıklarımız, bu yolculuğun…

3 hafta ago

İlmin Işığında Kalemin Gölgesinde Nizâmiye Medreseleri

Nizâmiye Medreseleri, bir eğitim kurumundan çok daha fazlasıydı. Sistemli yapısı, vakıf destekli malî gücü, dinî-siyasî…

3 hafta ago

Hafsa Valide Sultan’ın Satırlarında Dua, Hasret ve Zarafet

Cihan devletinin padişahları ve hanedan mensupları arasında kaleme alınan mektuplar, asırlar öncesinden günümüze ulaşarak bizlere…

3 hafta ago

Şehzadeler Güzidesi Mehmed

Estergon seferi dönüşü Edirne’de çadırında konaklayan Kanuni Sultan Süleyman Han, yüreğini yakan bir haberle sarsılmıştı.…

3 hafta ago

Sabırla İşlenen Zarafet Taçkapılar

Anadolu’nun taçkapıları, medeniyetimizin taşa işlenmiş şaheserleridir. Her birinde incelik ve zarafetin yanında, mahir ustaların sabrı…

3 hafta ago