Sahabe izleriyle bereket bulan Bitlis, sinesinde kadim medeniyetlerin izlerini taşıyor. Tarihin tabiatla bütünleştiği kadim şehir, taşları, kubbeleri, kaleleri ve medreseleriyle geçmişin mirasını günümüzle buluşturuyor…
Bitlis, tarih boyunca birçok medeniyetin uğrak noktası olmuş ve ana ticaret yolları üzerindeki konumuyla daima önemini korumuştur. Dağların arasında kurulmuş bu şehir, ziyaretçisini âdeta tarihî bir yolculuğa çıkarır.
Bitlis’in Müslümanlar ile tanışması, 7. yüzyılda İslâm ordularının bölgeye ulaşmasıyla oldu. Şehir, 638 yılında Hz. Ömer (r.a.) devrinde İslâm idaresine girdi. Emevîler ve Abbasîler devrinde ise İslâm kültürünün tesiriyle şekillendi.
Bitlis’te Türk hâkimiyeti, Malazgirt Zaferi ile başladı. 1071’den sonra Bitlis, Selçuklu toprağı oldu. Malazgirt Savaşı’nda bulunmuş Dilmaçoğlu Mehmed Bey’in idaresine verilen şehir, bir müddet Selçuklulara bağlı olarak Dilmaçoğulları hanedanı tarafından yönetildi. Daha sonra Bitlis, sırasıyla Artuklulara, Anadolu Selçuklu Devleti’ne, Eyyûbîlere, Moğol istilasıyla İlhanlılara ve nihayet tekrar Anadolu Selçuklularına tabi oldu. 14. asırda şehri Şerefoğulları yönetiyordu. Bu sülale de önce Karakoyunlulara sonra 1467’de Akkoyunlulara tabi olmuştu. Sonraki asırda Safevîlere ve Osmanlılara tabiiyet arasında gidip gelen beylik, 1534’te Ulama Han’ın eliyle kesin olarak Osmanlı mülküne dahil oldu.
Bitlis’in merkezinde, şehrin tarihî dokusunu tamamlayan iki yapı, yan yana yükselir: Alemdar Camii ve hemen önündeki Alemdar Köprüsü. Yüzyılların izlerini taşıyan bu eserler, şehrin hem mimarî zarafetini hem de manevî yönünü ortaya koymaktadır. Alemdar Camii, 1783-1784 yıllarında inşa edilmiştir. Sade fakat ihtişamlı yapısıyla Bitlis’in taş mimarisinin seçkin örneklerinden biri olan cami, avlusu, kemerli geçişleri ve minaresiyle hem şehir halkına ibadet mekânı olmuş hem de zamanın yıpratıcı akışına meydan okuyarak günümüze ulaşmıştır.
Caminin hemen önünde yer alan Alemdar Köprüsü ise mimarî özellikleri doğrultusunda 16. yüzyıla tarihlendirilir. Bitlis’in meşhur taş işçiliğini gözler önüne seren köprü, aradan geçen beş asra rağmen hâlâ kullanılmakta; yalnızca iki yakayı değil, geçmiş ile bugünü de birbirine bağlamaktadır. Bugün cami ve köprünün çevresinde dolaşan bir ziyaretçi, bu şehrin ruhunu, sabrını ve vakur duruşunu derinden hisseder. Ayrıca Alemdar Camii’ni diğer camilerden ayıran daha özel bir yönü vardır.
Alemdar Camii’nin altında bir türbe bulunmaktadır. Bu türbede medfun olan Feyzullah el-Ensarî (r.a.) Hazretleri, Medineli Neccaroğulları soyundan gelen ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) mihmandarı Ebû Eyyûb el-Ensarî (r.a.) Hazretleri’nin küçük kardeşidir.
Kapak yazısının tamamını Yedikıta Dergisi 209. sayısından (Ocak 2026) okuyabilirsiniz.
Üç Osmanlı şehri, üç ecdat yadigârı cami… Bulgaristan topraklarında gördüklerimiz ve burada yazdıklarımız, bu yolculuğun…
Nizâmiye Medreseleri, bir eğitim kurumundan çok daha fazlasıydı. Sistemli yapısı, vakıf destekli malî gücü, dinî-siyasî…
Cihan devletinin padişahları ve hanedan mensupları arasında kaleme alınan mektuplar, asırlar öncesinden günümüze ulaşarak bizlere…
Estergon seferi dönüşü Edirne’de çadırında konaklayan Kanuni Sultan Süleyman Han, yüreğini yakan bir haberle sarsılmıştı.…
Anadolu’nun taçkapıları, medeniyetimizin taşa işlenmiş şaheserleridir. Her birinde incelik ve zarafetin yanında, mahir ustaların sabrı…
İslâm tarihinde hayırsever hanımlar denilince, akla Melike Zübeyde’den Mama Hatun’a, Hürrem Sultan’dan valide sultanlara kadar…