Paranı mı İstersin Yoksa Atımı mı?

Dünyaca meşhur Alman mareşali Helmuth von Moltke, büyük harp dehası ve zaferler kazanmış önemli bir komutandır. 1871 yılında Alman birliğinin kurulmasında büyük paya sahiptir. Onun bizim açımızdan önemi ise, 1835-1839 yılları arasında genç bir yüzbaşı iken Osmanlı ordusunda askerî müşavir ve tahkimat uzmanı olarak çalışmış olmasıdır. Moltke, Osmanlı topraklarında bulunduğu yıllara ait izlenimlerini “Türkiye Mektupları” isimli eserinde nefis ve sürükleyici bir üslupla anlatır…

Bu sayfalarda daha önce de Moltke’nin eserinden iktibaslarda bulunmuştuk. Bu defa Arap atlarına dair edindiği intibalara göz gezdirecek ve anlattığı safkan bir Arap atının efsanevî hikâyesine kulak vereceğiz.

Moltke, seyahatnamesinde Arapların ve Arap atlarının hususiyetleriyle ilgili güzel bilgiler vermektedir. Bir Arap’ın en büyük servetinin at olduğunu, bu hayvanların çocuklarla aynı çadırda büyüdüğünü, onların yiyecek ve yoksulluklarını paylaştığını ve en asil soydan bir tay doğduğu gün, bütün bir kabilenin şenlik yaptığını anlatır. Yine Arapların, ata verdikleri değer hakkında “Araplar, kendilerinden ziyade atlarının canı için titrerler. Çünkü asil bir kısrak, çok defa üç dört ailenin servetidir. Bizlerde (Almanlarda), üç dört efendinin malı olacak atın vay hâline! Burada ise kaç sahibi varsa o kadar bakıcısı ve dostu vardır.” ifadelerini kullanır.

Bu Atı Sakın Satma!

Moltke, tanıştığı genç bir Arap şeyhinden de bahsediyor. Daha önce Musul’da iken satın aldığı cins bir tayı gören bu şeyh, ona Arap atlarıyla ilgili bazı bilgiler verir. Bu meyanda satın aldığı bu atı kesinlikle satmamasını da tavsiye eder. Moltke şöyle anlatıyor:

“Bu akşam, bize dost olan kabilelerden birkaç Arap ziyaretimize geldi. (…) Yanında iki arkadaşıyla genç bir Arap, çadırımızın etrafında dolaştı ve oldukça uzaktan içerisine baktı. Kendisine yaklaşması için işaret ettim, bunun üzerine çadırın kapısında yere oturdu. Elini, göğsüne ve başına değdirerek ‘Merhaba!’ dedi. Tam yemek sırasında olduğumuz için o da adamakıllı girişti. Yemeğimiz bitince artıkları gömleğine sardı. Tabancalarımıza dokunmak istemedi, fakat kılıçlarımızın güzel Lahor çeliğinden namlularını ve yola çıktığım sırada Musul’da bir Arap şeyhinden satın almış olduğum bir tayı pek beğendi.

Yazının tamamını Yedikıta Dergisi 163. sayısından (Mart 2022) okuyabilirsiniz.

Dr. Selman Soydemir

Recent Posts

Dijital Arşiv Çağı

Bir tarafta tarihin tozlu sayfalarına karışan, yıkılan, yakılan ve raflarında insanlığın hafızasını saklayan eski zaman…

1 gün ago

Dünyanın Arşivi Burada!

Ücretsiz olarak erişim sağlayabileceğiniz en meşhur dijital arşiv ve kütüphaneleri sizler için derledik…

1 gün ago

Orta Çağ’da Efsaneler, Korkular ve Gerçekler

Orta Çağ’ın karanlık ve bilinmezliklerle dolu dünyasında, tüccarlar ve seyyahlar, yalnızca zorlu yolculuklarla değil, aynı…

1 gün ago

Avrupa’yı Titreten Timurlu Kasırgası

Timur ordusu, savaş meydanlarında geçen otuz yıl boyunca hiç yenilgi yüzü görmemiş, âdeta durdurulamaz bir…

1 gün ago

Bilgi Dijitalleşiyor, Kütüphaneler Dönüşüyor!

Kütüphaneler artık raflarla sınırlı değil. Elektronik kaynaklardan yapay zekâ destekli arşivlemeye, kütüphaneciliğin sınırları yeniden çiziliyor.…

1 gün ago

Avrupa’nın Kalbinde Dijital Kütüphanecilik Avusturya Ulusal Kütüphanesi

Kütüphanelerdeki dijital dönüşüm ülkemizde olduğu gibi tüm dünyada da devam ediyor. Bilginin dijital ortama aktarılma…

1 gün ago