Dedelerimizin hatıralarında yaşayan Balkan topraklarını, kışın sert yüzüyle adım adım dolaştık. Deliorman’dan Kosova Ovası’na, Üsküp’ten Belgrad’a uzanan bu yolculukta, bir zamanlar ecdadımızın at koşturduğu coğrafyada, sıcak hatıralar biriktirdik…
Çocukluğumuz, büyüklerimizden Balkan hatıralarını dinlemekle geçmişti. Dedelerimiz, 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi’nde Bulgaristan’ın Deliorman bölgesinden ülkemize gelmişler. Büyüklerimiz, o bölgenin topraklarının verimliliğini, adı üzerinde deli ormanlarını ve ağaçlarının heybetini anlatırlardı. Deliorman’dan nice pehlivanlar yetiştiğini söylerlerdi. Oraları görmek hep hayalimizdi.
Deliorman, Türk güreş tarihine Koca Yusuf, Filiz Nurullah, Hergeleci İbrahim, Kurtdereli Mehmet Pehlivan, Katrancı Mehmet ve Kel Aliço gibi efsanevi başpehlivanları kazandırmış bir bölgedir. Bu isimler, özellikle 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlarında Kırkpınar ve uluslararası güreşlerde elde ettikleri önemli başarılarla bölgenin “pehlivanlar diyarı” olarak anılmasını sağlamıştır.
Yine Deliorman bölgesinde nice âlimler yetişmiştir. Daha önce dedelerimizin geldiği diyarlara gitmek, o yerleri ziyaret etmek nasip olmuştu. Şimdi ise Balkan ülkelerinin biraz daha uzak topraklarını görmek üzere yola revan olduk.
Karlar İçinde Priştine
Balkanlar, kışın sert ve soğuk iklimiyle bilinir. Bu sebeple olsa gerek, bölgeye yapılacak ziyaretler genellikle bahar ve yaz aylarında planlanır. Biz ise “Kışın ortasında gidelim, Balkanları bir de kış gözüyle görelim.” diyerek ocak ayının ortasında yola çıktık.
İstanbul’da haftalardır beklenen kar bir türlü yağmamış, ancak yağmurlu bir hava vardı. Yağmur altında uçağa bindik. Saat 14.00’te kalkan uçağımız, 13.45’te Priştine’ye karlar içinde indi. Aradaki iki saatlik zaman farkı sebebiyle bindiğimiz saatten daha önce inmiş olduk.
Bizi bekleyen yakınlarımızla buluştuk. Yerler buz tutmuştu. Yavaşça ilerleyerek Kosova’nın başkenti Priştine’ye girdik. Hem tarihî mekânları görmek hem de namazımızı eda etmek niyetiyle uzaktan minarelerini gördüğümüz camilere yöneldik. Birbirine yakın üç cami dikkatimizi çekti: Sultan Murat Camii, Yaşar Paşa Camii ve Fatih Sultan Mehmet Camii.
Sultan Murat Camii, Çarşı Camii, Taş Camii olarak da bilinmektedir. Kosova Zaferi’nin ardından 1389 yılında inşa edilmiştir. Yaşar Paşa Camii ise o dönemde bölgenin mutasarrıfı olan Yaşar Paşa tarafından, 1834 yılında yaptırılmıştır. Fatih Camii, diğer adıyla Hünkâr Camii, 1461 yılında, Fatih Sultan Mehmed Han tarafından yaptırılmıştır. Caminin yanı başında boy gösteren saat kulesi de dikkat çekmekteydi.
Camileri ziyaret ediyorduk, ancak hava çok soğuktu. Çeşmeler buz tutmuştu. “Nasıl abdest alıp namaz kılacağız?” diye düşünürken, Fatih Camii’nin yanında, bir kat aşağıda sıcak su imkânı da olan abdest alma yerlerini ve lavaboları görünce rahatladık. Abdestimizi tazeleyip camiye girdiğimizde, lise çağlarında on beş gencin namaz kıldığını görünce içimiz ısındı.
Namazımızı eda edip dualar ettik; bu topraklara gelen ecdadımıza, şehit ve gazilerimize rahmetler okuduk. Priştine’de dalgalanan Kosova bayraklarının yanında çok sayıda Arnavutluk bayrağı da görülüyordu. Bu durum, Arnavutluk’un bölgede tesirinin oldukça güçlü olduğunu gösteriyordu.
Yazının tamamını Yedikıta Dergisi 212. sayısından (Nisan 2026) okuyabilirsiniz.
Şeyh Üftâde (1490-1580) Hazretleri, daha doğumunda görülen müjdeli bir rüyanın işaret ettiği üzere, zühdü, takvâsı…
Bursa’nın fethedilmesinde emeği olanlardan biri, Şeyh Edebâli’nin yeğeni ve Orhan Gazi’nin yoldaşı Ahi Hasan’dır. Kuşatma…
Bugün İslâm medeniyetinden söz edebiliyorsak, bunu Medine-i Münevvere’ye borçluyuz diyebiliriz. Zira İslâmî kültürün tekâmül etmeye…
Osmanoğulları’nın ilk büyük payitahtı, Osmanlı’nın dibacesi ve beylikten devlete geçişin müjdeleyicisi Bursa; yeşili ve suyuyla…
Yazmak, bilgiyi kalıcı hâle getirmek ve nesiller boyunca paylaşmanın en sağlam yoludur. Müstensihlerden şapograf makinelerine…
Mustafa Râkım Efendi, Osmanlı hattatlığında celî sülüs ve tuğrada çığır açan müstesna bir üstattır.