Şeyh Üftâde (1490-1580) Hazretleri, daha doğumunda görülen müjdeli bir rüyanın işaret ettiği üzere, zühdü, takvâsı ve irşad gücüyle asırlara yön veren gönül sultanı olmuştur. Dünyalığa yüz çevirecek kadar hassas ve ince ruhlu bir dervişti. Uludağ eteklerinde kurduğu dergâhta hem talebe yetiştirmiş hem de muhtaçları doyurmuş; vaazlarıyla Bursa halkının kalbine dokunmuştur. Emir Sultan Camii’ndeki hatipliğinden Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri gibi büyük bir veliyi yetiştirmesine kadar uzanan hayatı, onu yalnızca kendi devrinin değil, tasavvuf tarihimizin de en müstesna simalarından biri hâline getirmiştir…
Süt Deryasında Yüzen Çocuk
Şeyh Üftâde’nin asıl adı Mehmed olup, “Üftâde” lakabıyla tanınmıştır. Tasavvufî şiirlerinde ilk zamanlar “Muhyiddîn” mahlasını kullanmıştır. Babası Mehmed Efendi, bugün Balıkesir’in ilçesi olan Manyas’tan Bursa’ya göç etmiştir. Üftâde Hazretleri, Bursa’nın Araplar Mahallesi’nde (895/1490) dünyaya gelmiştir.
Kaynaklarda belirtildiğine göre, Mehmed Üftâde doğduğunda, annesi rüyasında çocuğunun büyük bir süt deryasında yüzdüğünü görür. Telâşla uyanıp rüyasını kocasına anlatır; o da bu rüyayı, “Oğlumuz büyüyünce inşaallah çok büyük bir âlim ve velî olacak.” şeklinde tabir eder.
Mehmed Muhyiddîn, tahsil çağına geldiğinde üstün zekâsı ve yüksek kabiliyeti sayesinde ilimde kısa sürede büyük mesafeler kat etmiştir. Sekiz-on yaşlarındayken babasını kaybetmiştir. Çocukluk yıllarında Selçuk Hatun Mahallesi’nde Muslihüddîn adlı evliyadan bir zâtın hayır duasını aldığı; ayrıca bazı cezbe ehlinin teveccühüne mazhar olduğu rivayet edilir. Fıtrî temayülü gereği tasavvuf yoluna karşı güçlü bir meyil göstermiş, bu doğrultuda kendisine rehberlik edecek kâmil bir mürşid arayışına yönelmiştir.
“Bundan Sonra Ruhî Kuvvetimizi Güdelim”
Şeyh Muk‘ad Hızır Dede, Bursa civarında Mihalıç taraflarında çobanlık yapıyordu. Geçirdiği bir rahatsızlık neticesinde yürüyemez hâle gelmiş, bu sebeple kendisine “Muk‘ad” (kötürüm) lakabı verilmiştir. Hızır Dede, dünyaya ait şeylerden tamamen yüz çevirerek, “Bundan sonra bedenî değil, ruhî kuvvetimizi güdelim.” demiş ve Bursa’ya gelmiştir. Ulu Cami’nin minaresi dibindeki Vâiziyye Medresesi’nde mücahede ve riyazetle meşgul olmuştur.
Şeyh Üftâde, bu sırada Bayramiyye şeyhlerinden olan Muk‘ad Hızır Dede ile tanışmıştır. Onun teşvikiyle ilim tahsiline başlamış, şeyhinin vefat ettiği 918/1512 yılına kadar yaklaşık sekiz yıl kendisine hizmet etmiştir. Onun irşadı sayesinde gönül diriliğine kavuşmuş, vehim ve şüphe karanlıklarını aşarak manevî maksadına ulaşmıştır. Hem zâhirî hem bâtınî ilimlerde ondan istifade etmiştir. Ancak şeyhi hayattayken manevî keşiflere ulaşamadığı, Hızır Dede’nin vefatından sonra bu hâllere mazhar olduğu rivayet edilir. Bu sebeple Üftâde Hazretleri’nin Üveysî olduğu kabul edilir.
Kaynaklarda ekseriyetle Hızır Dede’nin Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri ile bizzat görüştüğü zikredilir. Ancak Hızır Dede’nin, Hacı Bayram Hazretleri’nden (v.833/1430) hilâfet alabilmesi için bir asırdan fazla yaşamış olması gerekir ki, yapılan çalışmalarda bu ihtimal zayıf görülmektedir. Sarı Abdullah Efendi’ye göre Hızır Dede, Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri’nin halifelerinden Şeyh Akbıyık Sultan’dan; Atâî’nin verdiği bilgiye göre ise Akbıyık Sultan’ın oğlundan icazet almış olmalıdır.
Sefîne-i Evliyâ müellifi de İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri’ne atıfla şöyle der: “Hazret-i Üftâde, Şeyhü’l-Ekber Muhyiddin İbnü’l-Arabî Hazretleri’nin meşrebine mensup idi. Sonraki dönem âriflerinin önde gelenlerinden ve edepli sûfîlerin en seçkinlerindendi. Mürşidi Hızır Dede’nin vefatından sonra Şeyhü’l-Ekber’in ruhaniyetinden manevî feyiz aldığı, Vâkıât adlı eserde zikredilmiştir.”
Kapak yazısının tamamını Yedikıta Dergisi 212. sayısından (Nisan 2026) okuyabilirsiniz.
01Osmanoğulları’nın ilk büyük payitahtı, Osmanlı’nın dibacesi ve beylikten devlete geçişin müjdeleyicisi Bursa; yeşili ve suyuyla…
Bugün İslâm medeniyetinden söz edebiliyorsak, bunu Medine-i Münevvere’ye borçluyuz diyebiliriz. Zira İslâmî kültürün tekâmül etmeye…
Yazmak, bilgiyi kalıcı hâle getirmek ve nesiller boyunca paylaşmanın en sağlam yoludur. Müstensihlerden şapograf makinelerine…
Mustafa Râkım Efendi, Osmanlı hattatlığında celî sülüs ve tuğrada çığır açan müstesna bir üstattır.
Kalemi güçlü olduğu kadar, bedenen de kuvvetli olan Ahmed Midhat Efendi, devrin gazetecilerinden Lastik Said…
Kısıklı Abdullah Ağa Camii, yüzyıllar boyunca depremlerle sınanmış, tamiratlarla yenilenmiş; vakıf geleneği ve mahalle hafızasıyla…