Keşfet, Kültür Tarihi

Ramazan-ı Şerif’te Tarihe Mâl Olmuş 7 Hatıra

Bazı hatıralar insanı tâ derinden etkiler. Hele bir de bu tarihin izleri, nadide günlerde mümtaz şahsiyetler tarafından yaşanmış veya yazılmışsa… Ramazan-ı Şerif’in bu güzel ikliminden daha fazla istifade edeceğimiz 7 hatıra ile sizleri baş başa bırakıyoruz.

1. “Bir Gün Sana Döneceğim Ey Mekke!”

Hicrî 8. yılın Ramazan-ı Şerif ayı başında Mekke-i Mükerreme’nin fethedilmesine karar verilmişti. Medine-i Münevvere’de Peygamber Efendimiz’in
(s.a.v.) emriyle 10 bin kişilik bir ordu toplandı. Müslümanlar bölük bölük, edep ve vakar içinde Mekke’ye yöneldiler. Herkes kendisine gösterilen kapıdan içeriye girmeye başladı. Müslümanlar büyük bir zorlukla karşılaşmadan Mekke-i Mükerreme’yi fethetti.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şehre girince, Hz. Hatice’nin kabrine yakın bir yerde çadırını kurdurdu. 8 sene evvel hicret ederken “Bir gün sana
döneceğim ey Mekke şehri!” buyurduğu mukaddes beldedeydi artık.
Bir müddet dinlenen Resûl-i Ekrem Efendimiz, devesi Kasvâ’ya binerek Kâbe-i Muazzama’ya doğru hareket etti. O gün, 20 Ramazan Cuma idi. Kâbe’ye varıncaya kadar Fetih Sûresi’ni okudu ve Kâbe-i Muazzama’yı tavaf etti. Cebrâil (a.s.) Peygamber Efendimiz’e: “Asanı eline alıp putlara dokun.” dedi. Asasıyla putlara vuruyor, putlar birer birer yere düşüyor, Resûl-i Ekrem Efendimiz de; “Hak geldi, batıl muzmahil oldu (yok olup gitti). Muhakkak batıl, daima yok olmaya mahkûmdur…” mealindeki ayet-i kerimeyi okuyordu. Kâbe-i Muazzama böylece putlardan temizlenerek asıl hüviyetine kavuştu. Daha sonra Efendimiz “Fetih Hutbesi”ni okudular.

2. Hakiki Namaz Kılan Cemaat

Abbasi Halifesi Harun Reşid, bir Ramazan günü Behlül Dânâ’ya
tembih eder:
– Akşam namazında camiye git, namazı kılan herkesi iftara davet et. 
Akşam olur, namaz kılındıktan sonra Behlül Dânâ 5-10 kişilik bir grupla çıkagelir. Halife Harun Reşid şaşırır:
– Behlül bunlar kim? Ben sana namaz kılan herkesi saraya iftara davet et diye tembih etmedim mi? Sen o kadar cemaatin arasından bir sofralık bile adam getirememişsin.
– Efendimiz, siz bana camiye gelenleri değil, namaz kılanları iftara çağır dediniz. Namazdan sonra bendeniz cami kapısında durdum, çıkan herkese imamın hangi sûreyi okuduğunu sordum. Onu da yalnız bu getirdiğim kişiler bildi. Camiye gelen çoktu; ama namaz kılan yalnız bunlarmış.

3. Bir Kılıca Elli Bin Salavât

Sultan Birinci Mustafa Han, Sultan Genç Osman ve Sultan Dördüncü Murad Han devirlerinde devlete pek çok hizmetlerde bulunan Melek Ahmed Paşa, her sene Ramazan ayının başında hazinesini açar, kıymetli eşyalarını farklı bir usulle satışa çıkarırdı. Mesela bir zırhı bin salavâta, bir kılıcı elli bin salavâta, bir samur kürkü bir hatm-i şerife, bir mercan tesbihi iki bin salavâta, bir tüfengi bir hatm-i şerife verirdi. Herkes pazartesi ve cuma geceleri sözlerini yerine getirirdi.

4. Çifte Bayram

12 Ağustos 1915 Arefe günü Çanakkale’de Mehmetçik, yazın kavurucu sıcağına, savaşın hararetine rağmen bir ay oruç tutmuş ve savaşın ölüm kokan havası içinde bayram yaparak hayat bulmaya hazırlanıyorlardı. Aynı gün 57. Alay Kumandanı Kurmay Yarbay Hüseyin Avni Bey, civar tepelerde koyun sürüsünü andıran beyazlıkları görünce, emir subayına bunların ne olduğunu sormuştu.
Aldığı cevap, “Kumandanım; malum yarın bayram, askerimiz bir ay oruç tuttu. Şimdi de bayram yapmaya hazırlanıyor, çamaşırlarını yıkayıp serdiler! Onlar Allah’ın huzuruna temiz elbiselerle çıkmak istiyorlar!” oldu. Fakat bir sıkıntı vardı. Ertesi gün bayram namazı kılınırken, bütün alay birkaç dakika içinde yok edilebilirdi. Onun için Hüseyin Avni Bey; alay imamından bayram namazı kılınamayacağını askere duyurmasını istedi. Fakat hiçbir askerin bunu kabul etmeyeceği belliydi. Öyle ya; asker bir matara su, birkaç incir ve kuru bir peksimetle orucundan vazgeçmemişti. Şimdi
bayram namazından acaba vazgeçerler miydi? Neticede bayram namazının kılınmayacağını sabahleyin tebliğ etmek üzere anlaşıp ayrıldılar.
Hüseyin Avni Bey, sabah alaca karanlıkta çadırından çıkınca gözlerine inanamadı, ilkbahar ve sonbahara mahsus bir tabiat hadisesi olan sis, bu sıcak yaz ortasında bütün yarımadayı bir yorgan gibi kaplamıştı. Bu havada düşmanın taarruz edemeyeceğinden emin olunca, huşu içinde bayram namazı kılındı ve herkes birbirinin bayramını tebrik etti. Bayrama özel bütün imkânlar seferber edilmiş, bu kahraman askerimize Kakmadağı’ndan sıcak bulgur çorbası getirtilmişti. Daha birkaç kaşık içilmemişti ki, sis de görevini bitirip gitti. Önce top ve makinalı tüfekler patladı. Akşamüzeri olduğunda 57. Alay’ımız o gün de destan yazdı. Her zamanki gibi başlarında kumandanları Hüseyin Avni Bey olduğu halde, tamamı şehitler bahçesinde ikinci bayramlarını kutluyorlardı!

5. Güneşi Durduran Sıcak

Sultan İkinci Bâyezid, Ramazan ayının sıcak bir yaz gününde İstanbul mesirelerinden birine çıkmıştı. İkindi namazı kılındıktan sonra iftar vaktini beklemek üzere, sultanın huzuruna oturuldu. Akşamı da kıldıktan sonra sultanla birlikte iftar yemeği yenilecekti. Güneş batmaya doğru yaklaşıyordu. Gerçekten uzun ve sıcak bir gündü. Devrin büyük âlimlerinden Molla Ali Çelebi, bekledikçe uzayan zaman karşısında güneşin hareketinin yavaşlığını kasdederek “Sıcağın şiddetinden güneş bile hareket edemiyor.” demişti.

6. Dikkat! Diş Kırılabilir…

Osmanlı sadrazamlarından cömertliği ve hayırseverliği ile bilinen Mahmud Paşa, Ramazan ayı geldiğinde hayır hasenatına daha bir önem verirdi. Paşanın sofrasında oruç açanlar, diş kirasına ilaveten her akşam mutlaka ikram edilen nohutlu pilavın gelmesini, dört gözle beklerlerdi. Çünkü paşa, kazanlarda pilav pişirilirken pilavın içine nohut biçimi verilmiş altınlar attırır ve misafirlerine bu altınları ihsan ederdi

7. Türklerin Misafirperverliği Böyle Olur

Meşhur İngiliz yazar Julia Pardoe, 1836 yılında geldiği İstanbul’a âdeta âşık olarak 9 ay boyunca payitahta kalır ve ilerleyen senelerde İstanbul hakkında kitaplar kaleme alır. Kaldığı zaman diliminde Süleymaniye semtinde davet edildiği iftar yemeğini ise hiç unutamaz ve hatıralarında geniş yer verir. Türk misafrperverliği karşısında şaşkınlığını açıkça ifade eden yazar şu cümleleri sarf etmekten kendini alamaz:
“İster fakir, ister zengin olsun, yemek vakti gelen misafrlerini her zaman iyi karşılar ve sofralarına oturturlar. Yüksek sözle söylenen ‘Buyuruuuun!’ asla zorla ve soğuk bir tonla sarf edilmez. Kendilerini sadece Allah’ın bir kulu sayarlar. Bunun içinde dünya mallarına iğreti gözüyle bakarlar. Kendilerinde fazla olan şeyleri de olmayanlara verirler ve bunu bir borç saymazlar.”

Önceki MakaleSonraki Makale

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir